RODOS ADASI, YUNANİSTAN

2014 yılı Yunanistan’ın Ege Adaları gezi programımda Rodos adası yoktu. Bu yıl 18 Haziran’da Fethiye’den feribotla Rodos adasına gitmek üzere, kardeşimle birlikte Ankara’dan yola çıktık. Tilos Travel firmasının anlaşmalı feribotu ile Rodos adasına geçtik.

Pasaport polis kontrolünü geçtikten sonra, Liman çıkış kapısının karşısında bulunan Olympic Car Rental firmasından günlüğü 70 € ya ertesi günü Lindos’a gitmek için araba kiraladık. Araç otelimize getirilecekti. Önceden yer ayırttığımız otelimiz Island City Hotel, Adanın kuzey burnuna doğru, Rodos kenti surlarının dışında, ama yürüme mesafesindeydi. Limana bakan surların önünden geçerek otelimize ulaştık. Odalarımıza yerleştikten sonra, Eski Rodos (Old City) kentini gezmek üzere otelden ayrıldık.

ISLAND CITY HOTEL

Rodos Adası antik çağlardan günümüze kadar uzanan zengin mitolojisi ve tarihi ile Akdeniz’in önemli merkezlerden biri olmuş. Kenti anlatmadan önce mitolojisinden bahsetmek istiyorum.

Homeros’un epik eseri Odysseia ve İlyada’sında (T. İş Bankası Yayını-Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi) anlatıldığına göre, Güneş tanrısı Helios, Titanlardan Hyperion ile Theia’nın oğludur. İki kız kardeşinden biri Eos ya da Aurora (Şafak tanrıçası), diğeri de Selene (Ay tanrıçası) . Selene ile ilgili mitolojik öyküyü ”Bafa Gölü ve Kapıkırı Köyü” başlıklı yazımda anlatmıştım. Helios göz kamaştırıcı giysiler içinde, her gün dört atlı altın arabası ile Güneşi doğuda bulunan Kolkhis (Gürcistan) ülkesinden alıp, ne insanları yakacak kadar yakın, ne de insanları donduracak kadar uzak olmayan bir yükseklikten geçirerek, batıda bulunan Okeanos’un ötesine taşırmış. Gece de altından bir tekne ile dünyayı kuşatan Okeanos’tan yine başlangıç ülkesi Kolkhis’e dönermiş. Dört atlı altın arabayı, bu yolculuğa her sabah, günün kapılarını açan Şafak tanrıçası Eos hazırlarmış. Titanların yenilmesinden sonra, Tanrılar meclisinde Zeus, dünyanın çeşitli bölgelerini tanrılar arasında paylaştırmış. Toplantıda bulunmayan Helios bu dağıtımdan payını alamamış. Zeus, paylaşımı yeniden yapmak istediğinde, önceden bereketli bir adanın su yüzeyine çıktığını durugörü yeteneği ile görünce, yeniden paylaşılmak yerine ertesi günü su yüzüne çıkmış olan adayı istemiş. Çünkü bu ada insanlar için zengin ve verimli, sığırlar için de iyi bir ülkeymiş. Böylece Rodos adasının sahibi ve koruyucusu olmuş. Helios, Poseidon’un kızı olan sevgilisi veya eşi bir nymphe olan Rhode’un adını adaya vermiş ve adanın adı Rodos olmuş. Helios’un Rhode ile birlikteliğinden yedi erkek (Heliadeler) ve bir kız çocuğu dünyaya gelmiş. Yedi erkek çocuktan üçü Lindos, Camiros ve Ialysos, adada, kendi adlarını verdikleri üç kent kurmuşlar. Ayrıca, Heliadeler adaya astronomi, gemi inşası ve metal işleme gibi bilgileri getirmişler.

Rodos’un tarihi, Antik Çağ’dan Modern döneme kadar birçok medeniyetin izlerini taşır. Adada ilk yerleşim izleri Neolitik Çağ’a kadar uzanıyor. Rodos; Telkhines adı verilen mitolojik halka, Karyalılara, Fenikelilere ev sahipliği yapmış. MÖ 2000 yıllarında Minos (Minoan) ve Miken uygarlıklarının etkileri görülmüş. Ancak adanın asıl gelişimi, MÖ 1100 lerde Dorlar’ın adaya gelip Ialysos, Kamiros ve Lindos olmak üzere üç önemli şehir devleti kurmasıyla başlamış. Bu şehirler, Kossa (Kos), Knidos, Haikarnassus (Bodrum) ile birlikte Dor Altı Kent Birliği’ni (Heksapolis) oluşturmuşlar. Daha sonra, Halikarnassus (Bodrum) birlik dışında bırakılmış, Dor Beş Kent Birliğine (Pentapolis) dönüşmüş.

MÖ 408 yılında, üç şehir devleti Ialysos, Kamiros ve Lindos birleşerek adanın kuzey ucunda modern Rodos kentini kurmuş. Bu yeni kent, dönemin ünlü kent plancısı Miletli Hippodamos tarafından planlanmış. Hippodamos ızgara (grid) kent planı uygulayıcısı. Rodos, stratejik konumu sayesinde kısa sürede önemli bir deniz ve ticaret gücü haline gelmiş.

Büyük İskender’in ölümünden sonra, generallerinin toprak paylaşımı savaşları sürecinde Rodos, bağımsızlığını koruma mücadelesi verdi. M.Ö. 305-304’teki büyük kuşatmadan başarıyla çıktıktan sonra, zaferin anısına Güneş Tanrısı Helios’a ithaf edilen Rodos Heykeli; (Kolossos) Mandraki Limanının girişine, M.Ö. 280 yılında, bronzdan liman mendireklerinin üzerinde ayakta duran ve gemilerin limana bu ayak açıklığından girebilen (bir rivayet) ve bir elinde güneşi temsil eden meşale bulunduğu şekliyle dikilmiş. Yüksekliği 32 m. imiş. Antik Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olarak kabul edilen bu heykel, M.Ö. 226’daki büyük bir depremde yıkılmış. Hemşehrim Strabon, Geographika adlı eserinin XIV II. bölümünde, ”Helios’un Kolossosu ki onun hakkında Lindos’lu Khares’in şiiri yedi kere on kübit (dirsekten orta parmak ucuna kadar olan mesafe) yüksekliğindedir. Fakat o şimdi bir depremde yıkılmış olduğundan dizinden kırık bir durumda yerde yatmaktadır.” diye anlatıyor. Strabon, Geographika’da Rodos ve Rodosluları oldukça geniş bir şekilde yer vermiş.

Rodos, Roma İmparatorluğu ile güçlü diplomatik bağlar kurmuş. Bir süre bağımsızlığını korusa da, M.Ö. 1. yüzyılda Roma egemenliğine girmiş.

Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla Rodos, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun bir parçası olmuş. Bu dönemde, adanın stratejik konumu nedeniyle, özellikle 7. yüzyıldan itibaren Arap akınlarına maruz kalmış. Bizanslılar, adayı savunmak için surları güçlendirmişler. Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından kısa bir süre Latin egemenliğine girmişse de, Bizans kontrolü, yeniden sağlanmış.

Kudüs’ün Haçlılar tarafından kaybedilmesinin ardından Akkâ’dan sürülen Hospitalier Şövalyeleri (Kudüs’teki Aziz Yuhanna Tarikatı Şövalyeleri), Rodos’u Bizans’tan satın alarak adayı yeni üsleri haline getirmişler. Şövalyeler, adayı ve özellikle Rodos şehrini güçlü bir tahkimatla çevirmişler ve bundan sonra Rodos, Doğu Akdeniz’deki Hristiyanlık için önemli bir karakol ve deniz gücü haline gelmiş. 1444’te Memluk kuşatmasını, 1480’de Fatih Sultan Mehmet komutasındaki ilk büyük Osmanlı kuşatmasını başarıyla savuşturmuşlar. Ancak, 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki büyük bir Osmanlı ordusu ve donanmasınca, altı ay süren şiddetli bir kuşatmanın ardından, Şövalyeler büyük kayıplar vererek teslim olmak zorunda kalmışlar ve silahsız olarak adadan ayrılıp önce Girit’e, ardından Malta’ya yerleşmişler. Bundan sonra Malta Şövalyeleri olarak anılmaya başlamışlar.

Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelen Rodos, Ege’de stratejik bir sancak merkezi olmuş. Osmanlılar, adada camiler (Süleymaniye Camii), hamamlar, kütüphaneler ve diğer sivil yapılar inşa etmişler ve adada önemli bir Türk nüfusu oluşmuş. Halen, az da olsa bir Türk nüfusu var. Rodos, Osmanlı’nın deniz ticaretinde ve Akdeniz’deki askeri operasyonlarında önemli bir rol oynamış.

1911-1912 Trablusgarp Savaşı sırasında İtalyanlar, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı On İki Adalar’ı (Dodecanese takımadaları) işgal etmişti. Rodos da bu işgalden nasibini aldı ve 1912’de Uşi (Ouchy-Lozan’da bir semt) Antlaşması ile On İki Adalar, dolayısıyla Rodos, geçici olarak İtalyanların kontrolüne geçti. Lozan Barış Antlaşması (1923) ile de On İki Adalar’ın İtalya’ya aidiyeti kabul edildi. II. Dünya Savaşı sırasında ada, stratejik konumu nedeniyle çatışmalara sahne olmuş. 1943’te İtalya’nın Müttefiklere teslim olmasının ardından Almanlar tarafından işgal edildi.

II. Dünya Savaşı’nın sonunda, Paris Barış Antlaşması (1947) ile On İki Adalar resmen Yunanistan’a bırakıldı. Rodos, böylece yeniden Yunanistan’ın bir parçası oldu. Savaş sonrası dönemde ada, özellikle 1960’lardan itibaren turizmde büyük bir patlama yaşadı. Günümüzde Rodos, Yunanistan’ın en popüler turistik destinasyonlarından biri olup, zengin tarihi ve doğal güzellikleriyle her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlamaktadır. Rodos’un Orta Çağ kenti (Eski Kent-Old City), 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi.

Rodos kenti, eski kent (old city) ve modern kent olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Aslında modern kent, eski kentin çevresine eklemlenmiş zamanımızın yapılarından oluşuyor. Burada anlatmaya çalışacağım yer Eski Kent (Old City).

Bizans döneminde 7. yüzyılda bir küçük kale (hisar) inşa edilmiş. 1309 yılında, adayı satın alan Hospitalier Şövalyeleri (Rodos Şövalyeleri) bu küçük kaleyi esas alan bir tahkimatla 14 kapılı büyük bir kale ve kentin kuzey bölgesinde Büyük Üstadları (Grand Master) için bir saray inşa etmişler. Kale surlarının çevresi büyük bir hendekle çevriliymiş. Özellikle batı cephesini çevreleyen hendek 20-25 m. taban genişliğine ulaşıyor. Zamanımızda deniz tarafı girişlerinin kolaylaştırılması nedeniyle hendek eski görünümünde değil.

Eski kente Mandraki (antik) limanı tarafında bulunan Eleftherias (Özgürlük-Liberty) kapısından girdim. Kapıya gelmeden, surların önündeki büyük hendeğin üzerindeki bir köprüden geçiliyor.

Kapıdan girdikten sonra Afrodit Tapınağı karşılıyor. Tapınak M.Ö. 3. yüzyıla tarihlendiriliyor.

AFRODİT TAPINAĞI

Tapınağın yan tarafındaki rampadan yukarı çıkıldığında (Apellou sokağı), sağdaki Belediye Sanat Galerisinin devamında (Art Museum), Argirokastrou Meydanına ulaşılıyor.

Meydanın ortasında yükseltilmiş bir platform üzerinde mermerden yapılmış küp şeklinde havuzu olan bir çeşme bulunuyor. Musluğu balık şeklinde. Havuzun gövdesine bir daire içine sekiz köşeli haç reliyefleri işlenmiş. Havuza bakan bina, Fransız şövalyelerinin hanı olup, gövdesine şövalyelerinin iki işaretini (haç ve üç yaprak) taşıyan mermer plaka gömülmüş.

Meydanın bitiminde bir arkaddan geçilerek Dekoratif Sanat Müzesine geliniyor. Rodos eski kentin içinde o kadar çok kemer ve arkad var ki, muhtemelen binaları güçlendirmek, ya da kent savunmasında bina çatılarının üzerinde dolaşabilmek, bir binadan diğerine kolaylıkla geçebilmek için yapılmışlar, diye düşünüyorum. Kenti gezenlere de hoş bir saçak altı sunuyor, bu arkadlar.

Apellou Sokağına devam ettiğimizde, sağ tarafta Rodos Şövalyeleri Sokağının (Ippoton Sokağı) başlangıcı ve köşede de Rodos Arkeoloji Müzesi bulunuyor.

Üzerinde bulunduğum Apellou Sokağı Sokratous ile kesişmeden önce ulaşılan yer Evdimou Meydanı, devamı Platonos Sokağı. Akşam yemeklerini Evdimou meydanındaki farklı lokantalarda yedik. Genelde Midilli, Sakız ve Sisam tecrübelerimden dolayı balık ve şarap tercih ettim. Ben, ada balıkçılarının yakaladığı balıklar sanırken, Rodos’ta Güllük’ün Kıyıkışlacık Köyündeki çiftliklerde, Yunan şirketleri tarafından üretilen balıklar sunuluyormuş.

Tekrar yolumuza devam edecek olursak, Batı-doğu yönünde uzanan Sokratous Sokağı ve devamı Aristoteles Sokağı sur içindeki eski kentin ana omurgasını teşkil ediyor. Kent Plancısı Milet’li Hippodamos, bu iki sokağı ana eksen olarak yerleştirdikten sonra, topoğrafyaya bağlı olarak, bu eksene dik ve paralel sokaklar oluşturmuş (ızgara sistemi). Sokratous Sokağına ulaşıldığında sol, yani doğu tarafı Deniz Kapısında (Marine Gate) ve Ippokratous (Hipokrat) meydanında sonlanıyor.

Devamı olan Aristoteles Sokağı ise bir süre surlara ve denize paralel devam edip Panaghia (Aziz Bakire Meryem) Kapısı ile denize (liman) ulaşıyor. Sokratous Sokağı, girdiğim kavşaktan sağ tarafa, yani batı yönüne tatlı bir meyille yükseliyor. Süleyman Camiini geçtikten sonra Agios Georgiou (Saint Georgiou) kulesinin önünden sağa dönüp Agios Antoniou Kapısına ulaşılıyor.

AG. ANTONIOU KAPISI

Bu aks üzerinde Osmanlı dönemi eserleri olarak Süleyman Camii ile birlikte, Kütüphane, Mehmet Ağa Camii, Türk Kahvehanesi, Şadırvan (Sintrivani) Camii, çeşmeler bulunuyor. Rodos Kenti içinde Osmanlı döneminden kalan eserleri ayrı bir yazının konusu olarak ele alacağım. Tekrar Sokratous aksına dönecek olursak, bu aks üzerinde iki meydan düzenlemesi yapılmış. Birinci meydan Ippokratous Meydanı. Meydanın ortasında altıgen gövdesi ağaç, kuşlar ve yıldızlar işlenmiş seramikle kaplı sebil üzerine dört adet ferforje, balık kafalı ağızlarından su akan lüleler yerleştirilmiş. Sebilin sivri külahının üstüne de Tanrıça Athena’nın ve bilgeliğin sembolü olan baykuş oturtulmuş.

Sokratous Sokağı bu meydanda sonlanıyor. İki heybetli kule arasındaki Marin Kapı da burada.

Bundan sonra, devam eden Aristoteles Sokağı üzerinde Evreon Martyron (Yahudi Şehitleri) Meydanı geliyor. Meydan, Ficus ağaçların gölgesindeki bir parkla bütünleşmiş. Parka, siyah mermerden, 1944 yılı Nazi işgalinde öldürülen 1604 Yahudinin anısına, bir anıt dikilmiş.

Sokağı ortasında dairesel havuzun üzerinde ferforje, üç deniz atından oluşan çeşmesi var. Havuzun gövdesine de kareler halinde, stilize edilmiş, deniz kaplumbağası, deniz yıldızı, deniz anası gibi canlıların seramikleri yerleştirilmiş.

Ficus ağaçları (Manolya da bu ağaç ailesine ait) Rodos kentinin her yerinde. Geniş taçlarıyla insanlara gölgelik alanlar sunuyor. Belki biz de Güney bölgelerimizde dikmeyi düşünmeliyiz. Aristoteles Sokağının sonunda solda Panaghia (Aziz Meryem) Kapısı, sağda da 14. yüzyılda inşa edilen Meryem Ana Kilisesi’nin (Latin Church of Our Lady of Mercy ya da Chuch of Virgin Mary) kalıntıları bulunuyor.

II. Dünya Savaşında tahrip olmuş. Üç nefli (aisle), gotik tarzdaki kilisenin apsisi ve altarı ayakta. Bu kilise Osmanlı döneminde cami olarak da kullanılmış. Adı, Church of Virgin of the Burgh olarak da geçiyor. Bu ad, bize burjuva kesiminin bu bölgede yer seçmiş olduğunu gösteriyor.

Kilisenin hemen arkası Yahudi Mahallesi. Burada Kahal Shalom Sinagogu ve Müzesi var ve halen aktif olarak kullanılıyor.

Cami gezilerimden sonra, üçüncü gün Rodos Şövalyeleri (Ippoton-Street of Knights) Sokağına girdim. Bu sokak yaklaşık 200 m. uzunluğunda olup, Büyük Üstad (Grand Master) Sarayında sonlanıyor. Zemini taş döşeli bu sokak, aslında Rodos Akropolü’ne giden yolmuş. (Rodos Akropolü’nü ayrı bir yazımda anlatacağım). Kentin tahkimatı ile birlikte kent içinde bir sokak haline gelmiş. Kentin bütün binalarında olduğu gibi, bu sokak üstündeki binalar da taştan yapılmış ve gotik mimari özellikler gösteriyor.

Sokağın sol başındaki Arkeoloji Müzesi binası, Şövalyeler Hastane binası olarak kullanılmış. Sokağın sonunda çift kemerli bir geçit bulunuyor. Sokak boyunca sağlı ve sollu binalar Hospitalier Tarikatına (St. John ya da Aziz Yuhanna Şövalyeleri) mensup Provence (Güney Fransa), Fransız, İspanyol (Aragon ve Kastilya), İtalyan, İngiliz şövalyelerin kaldıkları han binaları.

Bina cephelerine yerleştirilen şövalye armalarından (shield), binalarda hangi grup şövalyelerin kaldığı anlaşılabiliyor.

Bunlardan, sola bakan altalta sıralanmış üç aslan figüründen oluşan arma, İngiltere’nin.

Fleur de lis, zambak çiçeğinin üç yaprağı ile stilize edilmiş Fransız arması.

İtalyan Şövalyeleri, daha sonra İtalyan faşistlerin de kullandığı balta sembolünü kullanıyormuş.

Sekiz köşeli haç, Hospitalier (St. John) Tarikat Şövalyelerinin ortak armaları. Bu arma, kentin çeşitli yerlerinde de görülüyor. Malta’ya geçtiklerinde de aynı armayı kullanmaya devam etmişler.

Sokak üzerinde bulunan binalardan L’Auberge de France (Fransız Hanı- Inn of France) binası, ücretsiz gezilebiliyor.

Sokağın ortalarında, üstünde haç olan kubbeli bir yapı, diğer binalardan farklı olarak dikkatimi çekti. Başlangıçta St. Michael’e adanmış tek tonozlu bir yapı iken, Osmanlı döneminde kubbeyle örtülerek, Hanzade (Khan Zade) Mescitine dönüştürülmüş. Bugün burası, Holy Trinity Kilisesi.

HOLY TRINITY KİLİSESİ (KHANZADE MESCİTİ)

Kentin bazı yerlerinde zırh içinde, kılıç kuşanmış, şövalye kıyafeti giymiş insanlar dolaşıyor. Para karşılığında hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Böyle bir şövalyeye, Büyük Üstad Sarayının arka kapısında rastladım.

Ippoton sokağının başlangıcında sağ köşedeki bina, İtalyan seramik firması ICARO’ya aitmiş. Adada seramikçiliği geliştirmek amacıyla getirtilen Avusturyalı seramikçi Egon Huber 1928 yılında burada çalışmaya başlamış. Egon Huber’in altı parçadan oluşan seramiği duvara gömülmüş. İnsan, hayvan, bitki dalları, sürahi, kupa, çiçek ve üzüm salkımı ile çerçevelenmiş üç cümlelik fantezi bir metin. ”Düzgün Usta’nın tabaklarında dans eden, koruyan, saygılı Güzel Martana’sı/Güzel Martana, boyalı sütun, Meleklerin kraliçesi, Sultan, yeni sandık/ Çiçekler arasında, vahşi hayvanlar arasında, kupalar ve sürahiler, Martana Martana, Kraliçe ve Sultan”. Muhtemelen, çerçevelenmiş figürleri metin haline getirmiş. Buradaki Martana, Yunan Mitolojisinde Bereket tanrıçası Demeter’e karşılık gelen, Roman halklarındaki insanüstü Mart Ana karakterimidir?, bilinmez. Ama, başındaki bandanası ve kulağındaki küpelerle ben böyle bir benzetme yaptım. Rodos gezimdeki hoş bir detay.

Sokağın bitiminde, sola dönülünce Sokratous Sokağının başında yer alan Süleyman Camiine çıkılıyor. Böylece, Ippoton, Sokratous, Aristoteles ve Apellou sokaklarını dolaşarak tam bir tur atmış oldum. Bunlara ilave girdiğim ve gezdiğim sokaklar da var.

Gezinin ikinci günü, kiraladığım araçla Rodos kentinin 48 km. güneyinde bulunan, mitolojik öyküde de yer alan Lindos kentine gittik. Amacım, geçmişten izleri yakalayabilmekti. Ancak, gittiğimizde Kalenin uzağında bulunan otoparklarda yer olmadığını görünce, Kaleyi uzaktan fotoğrafladım. Kalenin hemen altındaki Lindos plajında park yeri buldum ve günü denize girmekle değerlendirdik.

Son gün, Feribotun kalkış saatine kadar, Eski Kent’in dışında, hemen kuzeyindeki antik liman olan Mandraki Limanı ve çevresini gezmeye çalıştım. Kamu binaları bu bölgede yer alıyor.

Ayrıca, Osmanlı’dan kalan iki cami, bir büyük kilise, liman ağzındaki fener ve Rodos kentinin arması da olan liman girişindeki sütunların üzerindeki geyik heykelleri de bu bölgede. Ucunda antik deniz fenerinin bulunduğu mendirekin üzerinde üç adet yel değirmeni yer alıyor. Bu değirmenlerin benzerlerini, Sakız ve Midilli adalarında da görmüştüm. Geçmişte, adalarda buğday yeterli olmadığı için gemilerle getirilen buğdaylar, kıyıda yer alan bu değirmenlerde öğütülüp, un yapılıyormuş.

RODOS BELEDİYESİ RÖGAR KAPAĞI

Bu bölgede beach konseptindeki plajlardan denize girilebildiği gibi, liman içinden de denize girilebiliyor.

Umarım, Rodos adasını ve Rodos kentini yeterince anlatabilmişimdir. Bir başka yazımda buluşmak üzere, esen kalın sevgili dostlar.

GÖRSELLER: https://photos.app.goo.gl/dePE8LS9HG8c51o26

2 comments

Yorum bırakın